Bilimin Efsununu Geri Getirmek
πάντες ἄνθρωποι τοῦ εἰδέναι ὀρέγονται φύσει.
(Bütün insanlar doğaları gereği bilmek ister.) — Aristoteles, Metafizik, I.1, 980a21
Bilme isteğinin insandaki karşılığını, yalnızca bilginin sağladığı faydalarla açıklamak güçtür. İnsan, kullanmayacağı şeyleri de merak eder; bir yıldızın uzaklığını, bir canlının nasıl yaşadığını, kendisinden çok önce yaşamış insanların dünyayı nasıl gördüğünü öğrenmek ister. Bunları öğrendiğinde dünyayla kurduğu ilişki değişir. Bir yaprağın ışıkla kurduğu bağı anlamak, o yaprağı daha sıradan kılmak zorunda değildir; bildiğimiz şey, baktığımız şeyi derinleştirebilir. Bilimin efsunu dediğim, insanın dünyayı kavrayabildiğini fark ettiğinde duyduğu o yakınlık ve sevinçtir. Dünya bir an için daha anlaşılır, insan da onun içinde daha az yabancı olur.
Richard Feynman’ın bir çiçek üzerine anlattığı şey, bu yakınlığın güzel bir örneğidir. Ressam bir arkadaşı, bilim insanının çiçeği parçalarına ayırarak güzelliğini kaybedeceğini söyler. Feynman ise çiçeğin görünen güzelliğinin yanında hücrelerin işleyişini, iç yapısını ve böceklerle kurduğu ilişkiyi de düşünebildiğini anlatır. Bilgi, hayranlık duyabileceğimiz yeni ayrıntılar açar. Kanımca bir şeyi açıklayabilmekle ona hayret edebilmek arasındaki ilişkiyi böyle kurmalıyız. Çiçeğin nasıl yaşadığını öğrenince artık ona bakmamıza gerek kalmaz sanıyorsak, açıklamayı biraz yanlış bir yerde bitiriyoruz. Anlamak, yeniden ve daha dikkatle bakmak için bir sebep de olabilir. Feynman, bilimsel bilginin çiçeğin uyandırdığı heyecana ve hayranlığa katkısını şöyle ifade eder:
It only adds; I don’t understand how it subtracts.
(Yalnızca ekler; nasıl eksilttiğini anlamıyorum.) — Feynman, The Pleasure of Finding Things Out, “The Beauty of a Flower”
Arşimet’e atfedilen “Evreka!” haykırışında bu sevincin yalın bir ifadesi vardır. Vitruvius’un aktardığı hikâyede Arşimet, aradığı çözümü bulduğunda kendisini tutamayacak kadar sevinir. Anlatıyı bir keşfin kesin tarihsel kaydı saymadan da taşıdığı insani hâli anlayabiliriz: Bir süredir zihni meşgul eden soru, ansızın anlaşılır olmuştur. Elbette geçmişte bilim yalnızca meraktan ibaret değildi; bu hikâyede bile çözülmesi istenen pratik bir mesele vardır. Yine de bana kalırsa bugün bilimi anlatırken öğrenmenin sevincinden giderek uzaklaşıyoruz. Bir araştırmanın kıymetini açıklamak için hemen hangi teknolojiyi üreteceğine, hangi işi hızlandıracağına başvuruyoruz. Böyle anlatıldığında bilim, uygulanacak teknikler ve izlenecek yönergeler bütünü gibi beliriyor. Bir insanın anlamak için neden yıllarını verebildiği ise bu anlatının dışında kalıyor.
Bu sevinci geçmişte kalmış bir duyguyla sınırlamak da yanlış olur. Aziz Sancar, Nobel otobiyografisinde, insan hücrelerinin hasarlı DNA parçasını iki yandan keserek çıkardığını gösteren sonucu 8 Kasım 1991’de elde ettiklerini anlatır. Sonucu ilk gördüğünde eşine, insan biyolojisine ilişkin önemli bir gerçeği henüz yalnızca Allah’ın ve kendisinin bildiğini söyler. Bana kalırsa bu sözde “Evreka!”nın bugüne uzanan bir karşılığı vardır: Yıllarca araştırılan bir mesele, bir insanın zihninde ilk defa açıklığa kavuşmuştur. Henüz başkalarıyla paylaşılmamış o bilginin kısacık yalnızlığı, dünyaya dair yeni bir şeyi anlamanın sevincine eşlik eder. Ardından deneyler tekrarlanacak, sonuçlar sınanacak ve bilgi başkalarına açılacaktır. Fakat keşfin o ilk anında duyulan heyecan, bilimin insani tarafını görmemiz için başlı başına kıymetlidir. Sancar’ın cümlesindeki şu ifade, o anı bütün yalınlığıyla taşır:
…known only to God and me.
(…yalnızca Allah’ın ve benim bildiğim.) — Aziz Sancar, The Nobel Prizes 2015, otobiyografi
Oysa anlamak, kimi zaman herkesin sormaktan vazgeçtiği bir soruyu yeniden sormakla başlar. İnsan, ahmakça görünen sorular sorabilmelidir. “Bunu da mı bilmiyorsun?” denmesinden çekinmeden, alışılmış açıklamanın önünde durabilmeli; herkesin açık saydığı şeyin kendisine neden açık görünmediğini söyleyebilmelidir. Çünkü düşüncenin sıçramaları, bazen tam da bu mahcubiyetin ardında bekler. Bir sorunun henüz düzgün ifade edilememesi, onun değersiz olduğu anlamına gelmez. Elbette her tuhaf soru bir keşfe götürmez; merakın araştırmaya, sabra ve sınanmaya ihtiyacı vardır. Fakat daha sorulurken küçümsenen bir sorunun bunlara ulaşma imkânı da kalmaz. Rutinler işlerimizi kolaylaştırır, bildiklerimizin içinde rahatça hareket etmemizi sağlar. Ara sıra o konforun dışına çıkıp bir şeyi ilk defa görüyormuş gibi sorabilmek ise cesaret ister. Bilimin yaşayabilmesi için bu cesarete yer açmamız gerekir.
Thomas Kuhn’un bilimsel keşif üzerine düşüncesi, bu cesaretin araştırmadaki yerini anlamaya yardımcı olur. Kuhn, alışılmış yöntemlerin başarılı işleyişi içinde bile beklentilerimize uymayan şeylerle karşılaşabileceğimizi anlatır. Bazen araştırmayı değiştiren, tam da bu uyumsuzluğun peşini bırakmamaktır. Bunun için yöntemleri öğrenmeye ve dikkatle uygulamaya ihtiyacımız vardır; neyin beklenmedik olduğunu, çoğu zaman ne beklediğimizi bildiğimiz için görebiliriz. Fakat bir noktada, öğrendiğimiz açıklamanın yetmeyebileceğini de düşünebilmeliyiz. Bir soruyu ilk defa sorabilme cesareti, bu bakımdan, kendi bilgimizle aramıza düşünmek için bir mesafe koyabilmektir. Kuhn, keşfin başlangıcını şöyle tarif eder:
Discovery commences with the awareness of anomaly…
(Keşif, bir anomalinin farkına varılmasıyla başlar…) — Kuhn, The Structure of Scientific Revolutions, VI, s. 52
İki binli yılların çevresinde doğmuş bizlerin, bilgiye erişmenin kıymetini anlamakta kimi zaman zorlandığını düşünüyorum. Bir sorunun cevabını ararken kitabın başka bir şehirden gelmesini yahut bir kütüphanede bulunmasını beklemek, çoğumuzun gündelik tecrübesi olmadı. Birkaç kelime yazarak karşılaştığımız imkânı, dünyanın öteden beri mevcut bir özelliği gibi devraldık. Bu yüzden, bir şeyi öğrenmek için matbu kaynakların peşine düşmüş insanların, bugün önümüzde duran imkâna bizden daha fazla şaşırabilmelerini anlaşılır buluyorum. Öncesini bilen, aradaki mesafeyi de görebiliyor; bu bakımdan daha şanslı olduklarını sanıyorum. Bizse interneti ve dijitalleştirilmiş bilgi birikimini kullanırken, o kolaylığın arkasındaki insan emeğini unutabiliyoruz: Araştıranların, yazanların, çevirenlerin, saklayanların ve başkaları da okuyabilsin diye erişime açanların emeğini.
Fakat bilginin değerli olması için zor bulunması gerekmez. Öğrenmenin önündeki engellerin azalması, insanlığın korunması gereken kazanımlarındandır. Kolay erişilen bir bilgi de insanı derinden heyecanlandırabilir; yeter ki karşılaştığımız cevabın üzerinde biraz durabilelim. Bir yıldızın ışığının bize ulaşmasının zaman aldığını birkaç saniyede okuyabiliriz. Sonra başımızı kaldırıp gökyüzüne baktığımızda, gördüğümüz şeyin geçmişten geldiğini gerçekten düşünebiliriz. Okuma süresinin kısalığı, bu düşüncenin büyüklüğünü azaltmaz. Başkalarının çoktan bildiği bir şeyi kendi zihnimizde ilk defa kavradığımızda da küçük bir “Evreka!” yaşarız. Bilginin kıymetini duyabilmek bir hâletiruhiye, dünyayla ilişki kurma biçimidir; bizden önce yaşamış insanlara mahsus olmadığı gibi, bizim kuşağımıza da kapalı değildir.
Bilimin bu yanını yeniden görünür kılmak gerektiğine inanıyorum. Araştıran, öğreten, okuduğunu ve öğrendiğini başkalarıyla paylaşan herkesin burada yapabileceği bir şey var. Bir bulguyu anlatırken hangi sorudan doğduğunu, neyi anlamamızı sağladığını ve hangi yeni soruları açtığını da anlatabiliriz. Zira bilim, kullandığımız araçlarla birlikte kendimizi düşünme biçimimizi de değiştirir; modern insanın zihinsel dünyasını kuran başlıca uğraşlardan biridir. Bu çabanın felsefeyle daha sık buluşması gerekir. Felsefe öğreniminin yaygınlaşmasını istememin sebebi de hayrete düşüncede bir yer açabilmesidir. Öğrendiğimiz şeyin ne anlama geldiğini, hangi kabullere dayandığını ve hayatımızda ona nasıl bir yer vereceğimizi sorabilmeliyiz. Platon’un Theaitetos’unda Sokrates, hayret ile felsefe arasındaki bağı şöyle kurar:
μάλα γὰρ φιλοσόφου τοῦτο τὸ πάθος, τὸ θαυμάζειν: οὐ γὰρ ἄλλη ἀρχὴ φιλοσοφίας ἢ αὕτη.
(Çünkü hayret etmek, tam da filozofa özgü bir duygudur; felsefenin bundan başka bir başlangıcı yoktur.) — Platon, Theaitetos, 155d
Eğitimde bu başlangıca yer açmak, öğrenciyi cevaplardan önce sorularla da buluşturmayı gerektirir. John Dewey, How We Think’te düşünmenin bir güçlük, şaşkınlık ya da kuşku karşısında doğduğunu anlatır. Bir cevabın hangi soruna karşılık geldiğini hiç görmeden onu öğrenen insan, o cevabı hatırlayabilir; fakat neden önemli olduğunu kavraması güçleşir. Bu yüzden öğretirken konunun nasıl araştırıldığını, insanların nerede yanıldığını ve neyi hâlâ bilmediğini de göstermek gerekir. Öğrenciye, henüz anlamadığını söyleyebileceği bir alan bırakmalıyız. Böyle bir eğitim, bilmediğini saklama alışkanlığı yerine onu araştırabilme cesaretini besleyebilir. Dewey, düşünmenin çıkış noktasını şu sözlerle ifade eder:
…the origin of thinking is some perplexity, confusion, or doubt.
(…düşünmenin kaynağı bir şaşkınlık, kafa karışıklığı ya da kuşkudur.) — Dewey, How We Think, I. bölüm
İoanna Kuçuradi’yi iki gün önce, 2 Ekim’de kaybettik. Cumhuriyet’in düşünce hayatına emek vermiş bunca insanın ardından, içimde giderek büyüyen bir korku var: Onlarla birlikte bilimin ve bilginin o sihirli yanını duyabilme biçimimizi de yitiriyor olabiliriz. Kitapları kalıyor; fakat bir soruya gösterdikleri özeni, bir öğrencinin anlamasını beklerken taşıdıkları sabrı, bilgiyi insan hayatıyla ilişkilendirme biçimlerini sürdürmek ayrıca emek istiyor. Kuçuradi, eğitim anlayışını bir söyleşisinde şöyle ifade etmişti: “Eğitimi şöyle görüyorum: ‘Oraya bak.’ diyeceksin ama orada ne göreceğini söylemeyeceksin.” Bu sözde, bir başkasının kendi gözleriyle görmesine duyulan güven var. Korktuğum, biraz da bu güvenin aşınması; bilgiyi aktarırken insanın merakına ve kendi başına düşünme imkânına ayırdığımız yerin daralmasıdır.
Bu kaygının bizi yalnızca geçmişe bakmaya mahkûm etmesini istemiyorum. Kaybettiğimiz insanların açtığı düşünme imkânlarını, bugün yaşayan başkalarına ulaştırabiliriz. Bir çocuğun sorusunu ciddiye almak, bir konuyu bütün güçlüğüne rağmen anlaşılır biçimde anlatmak, bilmediğimiz yerde bunu söyleyebilmek ve birlikte araştırmak, bu mirasın gündelik hayatta sürdürülebileceği yollardır. Bilimin efsununu geri getirmek, öğrenmenin insanda yaratabildiği sevinci yeniden önemsemeyi gerektiriyor. İnsan, yalnızca ihtiyacını gidermek için öğrenmez; var olduğu dünyayı merak ettiği için de öğrenir. Bu meraka zaman ve dikkat verdiğimiz ölçüde bilim hayatımızda daha geniş bir yer bulacaktır. Bazen bunun başlangıcı, cevabını bildiğimizi sandığımız bir sorunun önünde yeniden durmak ve bir başkasının onu çekinmeden sormasına izin vermektir.