Eylemin Geçer Akçesi

  • felsefe
  • etik
  • teknoloji felsefesi
  • eylem felsefesi

ἀνάγκη ἄρα ἕτερόν τι εἶναι τὸ κύριον· λέγω δὲ τοῦτο ὄρεξιν ἢ προαίρεσιν.

(Öyleyse belirleyici olan başka bir şey olmalıdır; bununla arzuyu yahut tercihi kastediyorum.) — Aristoteles, Metafizik, Θ.5, 1048a

“Geçer akçe”, bir pazarda gerçekten kabul gören para demektir; bastırılmış olması yetmez, kasaya girmesi gerekir. Eylemin de böyle bir akçesi vardır: Bir şeyin fiilen olması için ödenen bedel neyse odur. Çağımızın buna verdiği cevap o kadar sessizdir ki çoğu zaman bir cevap olduğu dahi fark edilmez — imkân. Yapılabiliyorsa yapılır; yapılıyorsa da, herhalde, yapılmalıdır. Oysa imkân akçenin kendisi değil, olsa olsa pazarın açık olmasıdır. Bir şeyin mümkün oluşu, o şeyin yapılıp yapılmayacağına dair hiçbir hüküm vermez; hüküm başka bir yerden gelir, ve o başka yer, kanımca, her çağda insanın kendisi olmuştur.

İmkânın masumiyeti tam da burada biter. Zira karar veren imkân değilse, karar veren şey bir yerlerde durur; ve duran her şey gibi, üzerinde çalışılabilir. Çağımızı öncekilerden ayıranın imkânların çoğalması olduğunu sanırız; bana kalırsa asıl fark bu değildir. Yapılabilirlerin listesi her çağda uzamıştır. Bizimkine mahsus olan, terazinin dilini eğen şeyin —yani eylemi doğuran dürtünün— üzerinde mühendislik yapılabilir bir nesneye dönüşmesidir. Bugün en çok emek verilen yer imkânın kendisi değil, onun karşısında ne hissedeceğimizdir.

Kuvvetler birbirine benzemez. Ateş, ısıtabileceği bir şeyle karşılaştığında ısıtır; başka türlüsü elinden gelmez. Hekimlik ise iyileştirmenin de hasta etmenin de bilgisidir. Aristoteles Metafizik’in dokuzuncu kitabında bu ikisini ayırır: Akıldan yoksun kuvvet (dynamis) tek yönlüdür ve fırsatını bulduğunda zorunlu olarak işler; akla dayalı kuvvet ise zıtları birden üretebilir. Ne var ki hiçbir kuvvet aynı anda iki zıt neticeyi birden veremez. Şu hâlde kuvvetin kendisi hangi yöne gidileceğini belirleyemez; belirleyici (to kyrion) başka bir şey olmak zorundadır — arzu yahut tercih. Buradaki incelik, hükmün bir ahlâk temennisi değil bir mantık zorunluluğu oluşudur: İmkânın yeterli olmadığı, milattan önce dördüncü yüzyılda, bir metafizik teoremi olarak ispatlanmıştır.

Gorgias’ta Polos, hatiplerin ve tiranların şehrin en kudretli insanları olduğunu düşünür; zira uygun gördükleri kimseyi öldürebilir, sürebilir, malını alabilirler. Sokrates’in cevabı ilk bakışta akla aykırıdır: Onlar şehrin en az kudret sahibi kişileridir. Yaptıkları şey istedikleri değil, yalnızca en iyi sandıkları şeydir; ve dilediğini yapabilmek ile hakikaten dilediğine varmak aynı şey değildir. Dilimizin bugün hâlâ ayıramadığı iki şey burada ayrılır: “yapabilmek” ile “kudret”. Yapabilmek teknik bir hâldir; kudret ise iradenin hedefine varmasıdır, ve aradaki mesafeyi dolduran şey yine tercihtir.

Aynı hüküm, bambaşka bir gelenekte neredeyse aynı kelimelerle kurulur. İslam metafiziğinde varlık üçe ayrılır: zorunlu (vâcib), imkânsız (mümteni) ve mümkin. Mümkinin tarifi, İbn Sînâ hattını izleyen kelâmcıların ifadesiyle, “mütesâviyü’t-tarafeyn” olmasıdır: Varlığı ile yokluğu, kendi zâtı bakımından eşit uzaklıktadır. Terazi tam ortada durur; ve tam ortada duran bir terazi kendi kendine bir yana eğilemez. Eğilmesi için dışarıdan bir müreccih — bir tercih edici — gerekir. Aristoteles’in kyrion’u ile kelâmın müreccihi, birbirinden büyük ölçüde habersiz iki dilde aynı yere işaret eder: İmkân, tanımı gereği, kendi kendini gerçekleştiremeyen şeydir. Bunu bir teoloji tartışması olarak değil, imkânın mantığına dair bir tespit olarak alıyorum; ve yirmi birinci yüzyılın en çok unuttuğu tespit de budur. Başta imkânın karşısında ne hissedeceğimiz dediğim şeyin kadim adı da buymuş demek: müreccih.

Bu unutuşun modern hâli, tanıdık bir mantık hatasının kılık değiştirmiş suretidir. Hume, ahlâk yazarlarının bir müddet olağan biçimde akıl yürüttükten sonra, hiç izah etmeksizin “-dır” kipinden “-malıdır” kipine geçiverdiklerini; bu geçişin sezilmez, lâkin son derece mühim olduğunu söylemişti. Bizimkisi daha da sinsidir: “yapılabilir”den “yapılmalı”ya geçiş. Üstelik sahici bir ilkenin tersine çevrilmesiyle meşrulaştırılır. Kant’ın “yapmalısın, öyleyse yapabilirsin” ilkesi doğrudur; yükümlülük, gücün olmadığı yerde anlamsızdır. Lâkin bu, imkânı yükümlülüğün zorunlu şartı kılar, yeter sebebi değil. Zorunlu şartı yeter sebep sanmak, mantıkta bir hata; teknolojide ise bir hayat tarzıdır.

İnsan bir şeyi istemekle kalmaz; hangi isteğinin kendisini fiilen harekete geçirmesini istediğine de karar verebilir. Frankfurt bu iki katı —birinci derece arzular ile ikinci derece iradeleri— ayırır ve ikincisinden yoksun faile wanton, yani umursamaz der. Buradaki ince kayıt meselenin kalbine dokunur: Umursamaz fail, akıldan yoksun olmak zorunda değildir. Pekâlâ akıl yürüten, hesap yapan, en verimli yolu arayan bir umursamaz olabilir — Frankfurt’un deyişiyle “rasyonel wanton”. Onu ayıran şey, nasıl sorusunu kusursuzca sorması ve bir başka soruyu hiç sormamasıdır:

He ignores the question of what his will is to be.

(İradesinin ne olması gerektiği sorusunu görmezden gelir.) — Frankfurt, Freedom of the Will and the Concept of a Person

İmkânı ölçüt kılan bir uygarlığın portresi tam olarak budur: araçlar hakkında dâhi, gayeler hakkında sağır. Ne var ki kendi arzusunu dışarıdan görebilme melekesi, bir lütuf olduğu kadar bir yüktür: Onu görebilen biri, artık sorgulamamayı masumiyetle izah edemez.

Bilgi ile düşünmenin yolları büsbütün ayrılabilir; ayrıldıklarında geriye, Arendt’in İnsanlık Durumu’nun önsözünde tarif ettiği yaratık kalır: teknik olarak mümkün olan her aygıtın insafına kalmış, o aygıtın ne kadar öldürücü olduğunu tartmayan bir zihin. Bu hâlin mekaniği, Ellul’ün teknik seçimin otomatizmi dediği şeydir — vaktiyle yapılamayan ama artık yapılabilen bir şey, tercih nesnesi olmaktan çıkar; kendiliğinden vardır. Açığın neden kapanmadığını ise Günther Anders’in prometheusçu açı kavramı gösterir: İnsanın yapabildiği ile tasavvur edebildiği arasındaki mesafe daralmaz, genişler. Eğer imkân muhayyilemizi yapısal olarak geride bırakıyorsa, ölçüt olamaz; zira ölçüt olabilmesi için, ölçtüğü şeyi görebilmesi gerekirdi. Jonas’ın teknolojik uygarlık için yeni bir imperatif araması ve kararı en kötü ihtimalin ışığında vermeyi öneren bir korku heuristiği teklif etmesi, bu boşluğu doldurma çabasıdır. Ne var ki Ellul’ün otomatizmi bana fazla bağışlayıcı geliyor. Bir şeyin kendiliğinden olması, onu kimsenin yapmamış olması demektir; oysa yapılabilenler arasından hangisinin fiilen yapılacağı hiçbir zaman kendiliğinden belirlenmez. Otomatik görünen her yerde, otomatiği kuran biri vardır. Ve bu, Ellul’ün teşhisinden daha iç karartıcıdır: Kader değil, tasarımdır.

İcat, Bostrom’un istiaresiyle, içinden top çekilen dev bir torbadır. Çoğu top beyazdır, kimisi grileşir; şimdiye dek siyah topu çekmemiş olmamızın sebebi ise, açıkça yazdığı üzere, ihtiyat yahut bilgelik değil yalnızca şanstır. Torbanın kuralı tek yönlüdür:

We can invent but we cannot un-invent.

(İcat edebiliriz, lâkin icadı geri alamayız.) — Bostrom, The Vulnerable World Hypothesis

İmkân ile karar arasındaki asimetri buradadır. İmkân bir kere açıldı mı kapanmaz; karar ise her seferinde yeniden verilir. İmkânı karara terfi ettirmek, bu yüzden, geri alınamaz olanı geri alınabilir sanmaktır.

İnternet, insanlık tarihinin bilgiye erişim bakımından en büyük imkânıdır; ve bu imkân, otuz yıl içinde herkesi bilge yahut entelektüel kılmamıştır. Suçlanacak olan mecra değil, imkânın kendisine yüklediğimiz sahte failliktir. Nitekim ölçtüğümüzde imkânın tek başına ne yaptığı oldukça çıplak görünür. Fisher, Goddu ve Keil’in dokuz deneylik çalışmasında, internette arama yapmak kişinin kendi bilgisine dair tahminini şişirir: İnsanlar erişimi anlama sanmakta, dışarıda duran bilgiyi kafalarının içindeymiş gibi hesaba katmaktadır. Sparrow, Liu ve Wegner daha önce bunun bellek tarafını göstermişti — bilgiye sonradan erişebileceğini uman insan, bilginin kendisini daha az, ona nerede ulaşacağını daha çok hatırlar. Buraya kadarı bir kayıp değil, bir takas sayılabilir. Faturayı ise Vosoughi, Roy ve Aral’ın on iki yıllık veri üzerinde yaptığı çalışma gösterir: Yalan, hakikatten daha uzağa, daha hızlı, daha derine ve daha geniş yayılmaktadır. Ve en can alıcı bulgu şudur ki botlar iki türü aynı hızda yaymaktadır; demek ki farkı yaratan makine değil, insandır. Mecra imkânı verdi; dürtüyü biz verdik. Lâkin mesele burada bitmiyor. Bu otuz yılda üzerinde çalışılan şey imkân değildi: Erişim daha ilk günden vardı ve esas itibarıyla değişmedi. Çalışılan şey, neyin yayılacağına karar veren dürtüydü — yenilik iştahı, öfke, tasdik edilme arzusu. Yani imal edilen imkân değil, müreccihti. Bu yüzden internetin kimseyi bilge kılmamış olmasını bir hayal kırıklığı saymıyorum; bana kalırsa beklenen neticedir. Bir uygarlık, terazinin dilini nereye ayarlarsa oraya eğilir.

Bütün bunlar imkânı bir kusur saymamı gerektirmez; bilakis. Oruç tutan ile açlık çeken kişinin fizyolojik hâli aynı olabilir; aradaki bütün fark, birinin yemek seçeneği elindeyken aç kalmayı seçmesidir. Sen’in yetkinlik (capability) ile işleyiş (functioning) arasında yaptığı ayrım buraya dayanır, ve Nussbaum tam da bu yüzden siyasi gayenin işleyişi dayatmak değil yetkinliği güvenceye almak olduğunu savunur. Şu hâlde imkânın kıymeti, emir olmasında değil emir olmamasındadır: İmkân, hürriyetin bizatihi kendisidir. Onu bir buyruğa çeviren çağ, taşıdığı hürriyeti de imha eder — oruç tutanı zorla besleyen bir devlet gibi, verdiği şeyi verirken yok eder.

En sarih deney, tesadüf değildir ki kendi mesleğimin tarihinde durur. 1975’te, rekombinant DNA tekniklerinin ufku yeni açılmışken, Berg ve arkadaşlarının Asilomar’da kaleme aldığı özet bildiri alışıldık bilimsel metinlerden bir başlıkla ayrılır:

Experiments To be Deferred

(Ertelenecek Deneyler) — Berg ve ark., Summary Statement of the Asilomar Conference

Altında sıralananlar imkânsız deneyler değildir; yapılabilir olan, lâkin şimdilik yapılmamasına karar verilen deneylerdir. Bildirinin gerekçesi de bilgiye değil bilgisizliğe dayanır: Riskleri kestiremiyor oluşumuz, ihtiyatı akıllıca kılan şeydir. Asilomar, bir bilim topluluğunun kendi cehaletinin haritasını bir kere de eyleme tercüme ettiği andır. Kırk üç yıl sonra, 2018’de, He Jiankui’nin insan embriyolarını düzenleyip iki çocuğun doğmasına yol açması ve akabinde Lander ile arkadaşlarının kalıtsal genom düzenlemesine küresel moratoryum çağrısı yapması ise madalyonun öteki yüzüdür. İki vakada da imkân aynıdır; kararlar zıttır. Bilimsel bir dille söylersem: Değişken sabit tutulmuş, netice değişmiştir. Öyleyse neticeyi belirleyen o değişken değildir.

Buna karşı ilk ve en ciddi itiraz, teknolojik determinizmin abartıldığı yönündedir; haklı bir itirazdır. Kranzberg’in yasalarından birincisi teknolojinin ne iyi ne kötü, ama tarafsız da olmadığını; dördüncüsü ise teknoloji politikası kararlarında teknik olmayan etkenlerin öne geçtiğini, teknik açıdan cazip çözümlerin siyasi ve toplumsal güçlere daima galebe çalmadığını söyler. Ampirik taraf da bunu destekler: Guess ve arkadaşlarının 2020 seçimleri sırasında yürüttüğü geniş ölçekli deneyde, algoritmik akışı kronolojiğe çevirmek insanların gördüğü içeriği belirgin biçimde değiştirdi, buna rağmen üç aylık sürede kutuplaşma ve siyasi bilgi düzeylerinde anlamlı bir fark yaratmadı. Yani ne imkân ne de mecra, tek başına, sanıldığı kadar belirleyicidir. Lâkin dikkat edilirse bu itiraz savımı çürütmez, teyit eder: Eğer imkân belirlemiyorsa, belirleyen başka bir şey var demektir — ve o şeyin nerede durduğunu aramak, bu yazının bütün meselesidir.

İkinci itiraz daha köklüdür: İmkân ahlâken kayıtsız değildir. Boğulan çocuğu kurtarabiliyor oluşum, kurtarmam gerektiğine dair bir sebep üretir; yapabilirlik, çoğu zaman yükümlülüğün ta kendisini doğurur. Bu doğrudur, ve tam da bu yüzden savı inceltmek gerekir. İmkânın ahlâki ağırlığı, onu bir hudut kılmasındadır: “Yapmalısın” denebilmesi için “yapabilirsin” gerekir; imkân, üzerinde soru sorulabilecek zemini çizer. Ne var ki zemini çizen şey, o zeminde verilecek hükmün kendisi olamaz. İmkân soruyu açar; sorunun cevabı olamaz. Kurtarma misalinde bile eylemi doğuran şey imkân değil, ötekinin hayatına verdiğimiz kıymettir; imkân yalnızca o kıymetin dile gelebileceği aralığı sağlar.

Sonunda mesele başladığımız muhasebeye döner. Bir şeyin yapılabilir olması, pazarın açık olduğunu söyler; ne alacağımızı değil. Eylemin geçer akçesi imkân değil kasıttır — Aristoteles’in arzu ve tercih, Frankfurt’un ikinci derece irade, kelâmın müreccih dediği şey; ve üçünün de ortak şartı umursamaktır. Lâkin bu kadim tespitin bugün bir devamı olmalı: Madem karar veren müreccihtir, korunması gereken de imkân değil müreccihtir. Çağımızın bütün ihtiyat tartışmalarının neyin yapılabilir olduğu etrafında kurulması —hangi araştırmanın durdurulacağı, hangi aygıtın sınırlanacağı— bu yüzden yanlış yere bakmaktır. İmkânı sınırlamak, Asilomar’da görüldüğü üzere, ancak onu elinde tutanlar hâlâ kendi dürtülerinin sahibiyken işe yarar. “Mümkün olduğu için oldu” cümlesi de bu sebeple bir izah değil, bir imza kaçırma girişimidir. Zira terazinin ortada durduğu her yerde onu bir yana eğen bir el vardır; ve elinizi göremediğiniz zamanlar, elinizin olmadığı zamanlar değildir. Kasa başında duran, her çağda, yine biziz — asıl soru, orada kimin adına durduğumuzdur.

References

  1. Anders, G. (1956). Die Antiquiertheit des Menschen, Bd. I: Über die Seele im Zeitalter der zweiten industriellen Revolution. C. H. Beck. (prometheisches Gefälle — yapabilme ile tasavvur edebilme arasındaki açı)
  2. Arendt, H. (1958). The Human Condition. University of Chicago Press. (Önsöz — bilgi ile düşünmenin ayrışması; teknik olarak mümkün olan her aygıtın insafına kalmak)
  3. Aristotle. (1926). The Nicomachean Ethics (H. Rackham, Trans.). Harvard University Press (Loeb Classical Library). (Özgün eser y. MÖ 350; VI.2, 1139a31–36 — eylemin kaynağı olarak tercih)
  4. Aristotle. (1933). The Metaphysics, Vol. I: Books I–IX (H. Tredennick, Trans.). Harvard University Press (Loeb Classical Library). (Özgün eser y. MÖ 4. yy; Θ.2, 1046b — akla dayalı ve akıldan yoksun kuvvetler; Θ.5, 1048a10–11 — to kyrion, ὄρεξις / προαίρεσις)
  5. Berg, P., Baltimore, D., Brenner, S., Roblin, R. O., & Singer, M. F. (1975). Summary statement of the Asilomar conference on recombinant DNA molecules. Proceedings of the National Academy of Sciences, 72(6), 1981–1984. https://doi.org/10.1073/pnas.72.6.1981 (“Experiments To be Deferred” bölümü)
  6. Bostrom, N. (2019). The vulnerable world hypothesis. Global Policy, 10(4), 455–476. https://doi.org/10.1111/1758-5899.12718 (Torba istiaresi ve siyah top: s. 455–456)
  7. Ellul, J. (1964). The Technological Society (J. Wilkinson, Trans.). Alfred A. Knopf. (Özgün eser La technique ou l’enjeu du siècle, 1954; teknik seçimin otomatizmi)
  8. Fisher, M., Goddu, M. K., & Keil, F. C. (2015). Searching for explanations: How the Internet inflates estimates of internal knowledge. Journal of Experimental Psychology: General, 144(3), 674–687. https://doi.org/10.1037/xge0000070
  9. Frankfurt, H. G. (1971). Freedom of the will and the concept of a person. The Journal of Philosophy, 68(1), 5–20. https://www.jstor.org/stable/2024717 (İkinci derece irade; wanton; “rasyonel wanton”)
  10. Guess, A. M., Malhotra, N., Pan, J., Barberá, P., Allcott, H., ve ark. (2023). How do social media feed algorithms affect attitudes and behavior in an election campaign? Science, 381(6656), 398–404. https://doi.org/10.1126/science.abp9364
  11. Hume, D. (1978). A Treatise of Human Nature (L. A. Selby-Bigge & P. H. Nidditch, Haz.; 2. bs.). Clarendon Press. (Özgün eser 1739–1740; III.I.I, SBN 469 — is/ought)
  12. İbn Sînâ. (2005). The Metaphysics of the Healing (M. E. Marmura, Haz. & Çev.). Brigham Young University Press. (eş-Şifâ: el-İlâhiyyât, I.6–7 — vâcib / mümkin / mümteni ayrımı; imkânın kendi başına varlığa meyletmemesi)
  13. Jonas, H. (1979). Das Prinzip Verantwortung: Versuch einer Ethik für die technologische Zivilisation. Insel Verlag. (Yeni imperatif; Heuristik der Furcht)
  14. Kant, I. (1911). Kritik der reinen Vernunft. In Kant’s gesammelte Schriften (Bd. III–IV). Königlich Preußische Akademie der Wissenschaften. (Özgün eser 1781/1787; A548/B576 — “yapmalısın, öyleyse yapabilirsin”)
  15. Kranzberg, M. (1986). Technology and history: “Kranzberg’s laws.” Technology and Culture, 27(3), 544–560. https://www.jstor.org/stable/3105385 (Birinci ve dördüncü yasalar)
  16. Lander, E. S., Baylis, F., Zhang, F., Charpentier, E., Berg, P., ve ark. (2019). Adopt a moratorium on heritable genome editing. Nature, 567(7747), 165–168. https://doi.org/10.1038/d41586-019-00726-5
  17. Nussbaum, M. C. (2000). Women and Human Development: The Capabilities Approach. Cambridge University Press. (Siyasi gaye olarak yetkinlik, işleyiş değil)
  18. Plato. (1925). Lysis. Symposium. Gorgias (W. R. M. Lamb, Trans.). Harvard University Press (Loeb Classical Library). (Gorgias, özgün eser y. MÖ 380; 466a–468e — βούλονται / δοκῇ βέλτιστον ayrımı)
  19. Sen, A. (1992). Inequality Reexamined. Clarendon Press. (s. 52 — oruç ile açlık ayrımı; “rafine işleyiş”)
  20. Sparrow, B., Liu, J., & Wegner, D. M. (2011). Google effects on memory: Cognitive consequences of having information at our fingertips. Science, 333(6043), 776–778. https://doi.org/10.1126/science.1207745
  21. Vosoughi, S., Roy, D., & Aral, S. (2018). The spread of true and false news online. Science, 359(6380), 1146–1151. https://doi.org/10.1126/science.aap9559