Makulün Yitimi

Wenn ich will, daß die Türe sich drehe, müssen die Angeln feststehen.

(Kapının dönmesini istiyorsam, menteşelerin sabit durması gerekir.) — Wittgenstein, Über Gewißheit, §343

İnsan, her sabah dünyayı yeniden sınayarak yaşayamaz. Yatağından kalkarken zeminin kendisini taşıyacağını, birine söz verdiğinde sözün ertesi gün de bir anlamı olacağını, öğrendiği işin yarın da bir işe yarayacağını kabul eder. Bu kabullerin bir kısmı tabiatın, bir kısmı ise birlikte yaşamanın bize sunduğu sürekliliklere dayanır. Gündelik hayatta aralarındaki farkı pek düşünmeyiz. Bir şey yeterince uzun süre yerinde durmuşsa, orada durmayı sürdüreceğini varsayarız. Sonra ona yaslanır, dikkatimizi başka şeylere verebiliriz. Bu yazıda “makul” dediğim, biraz da bu yaslanabilme imkânıdır: İnsanın her defasında yeniden gerekçelendirmeden, hayatını üzerine kurabildiği kabul.

Bundan birkaç bin yıl önce yaşayan bir insanın büyükbabasıyla ve torunuyla benzer aletleri kullanması, benzer işlerle geçinmesi, mevsimleri benzer hazırlıklarla karşılaması pekâlâ mümkündü. Elbette geçmiş, savaşların, kıtlıkların ve göçlerin hiç sarsmadığı huzurlu bir yer değildi. Fakat hayatı altüst eden bir felaketle, hayatın olağan işleyişinin sürekli değişmesi arasında bir fark vardır. Tarımsal hayatın uzun süreklilikleri içinde, atadan öğrenilmiş bir usul toruna öğretilebilecek kadar dayanabiliyordu. Bir ömür boyunca biriktirilen tecrübenin, onu biriktiren kişiden daha uzun yaşayacağına güvenmek temelsiz değildi. İnsan, bedenen yorulduğu bir dünyada dahi zihnen nereye döneceğini bilebiliyordu; evin nasıl yapılacağını, işin nasıl görüleceğini, bir güçlük karşısında kime danışılacağını her nesilde baştan keşfetmesi gerekmiyordu.

Sanıyorum o eski insanın bugün en çok yitirdiğimiz konforu buydu: Dayanaklarının kendisinden daha yavaş değişmesi. Bir şeyi öğrenmeye, ona alışmaya ve nihayet onu düşünmeden yapabilmeye vakti vardı. Uygarlığın dönüşümü insan ömrünü aştığında, değişimin yükünü nesiller paylaşabiliyordu. Şimdi ise aynı insanın, aynı ömrün içinde, birkaç ayrı dünyanın acemisi olması bekleniyor. Çocukluğunda öğrendiği haberleşme biçimi, gençliğinde edindiği meslek tasavvuru, yetişkinliğinde güvenilir bulduğu kurumlar birbirinin ardından değişebiliyor. Büyükbabanın torununa yabancılaşmasının yanına, insanın kendi yakın geçmişine yabancılaşması ekleniyor. Daha birkaç yıl önce makul bulduğumuz bir hayatın bugün neden sürdürülemediğini anlamaya çalışıyoruz.

Burada insanın canını acıtan, yalnızca yeni bir şey öğrenmek zorunda kalması olmayabilir. Öğrendiğimiz şeylere zamanla kendimizi de bağlarız. İyi yaptığımız bir iş, çevremizde kendimize bulduğumuz yer, başkasına verebildiğimiz bir öğüt, kim olduğumuza dair cevabımızın parçası olur. Bunların geçerliliği sarsıldığında, insan yalnızca bilgisinden şüphe etmez; kendi hayatına verdiği anlamı da yeniden tartmak zorunda kalabilir. Yıllarca emek verdiği bir kabiliyetin birdenbire sıradanlaşması karşısında duyduğu korkuyu, yeniliklere kapalı olmakla açıklamak bana eksik geliyor. O korkunun içinde, kendi geçmişinin boşa çıkması ihtimali de vardır.

Hartmut Rosa’nın, Hermann Lübbe’nin kavramını izleyerek ele aldığı Gegenwartsschrumpfung —şimdinin daralması— bu hâle yakından dokunur. Buradaki “şimdi”, tecrübelerimizin yol göstermeyi sürdürdüğü zaman aralığıdır. Dün öğrendiğimle yarın hareket edebiliyorsam, içinde yerleşebildiğim bir şimdiki zamanım vardır. Bu aralık daraldığında, bilgi henüz bende alışkanlığa dönüşmeden koşullar değişmeye başlar. Rosa, 2008 tarihli bir yazısında bunu şöyle ifade eder:

Unsere Lebenswelt ändert sich also auch ungewollt immer schneller, und damit nehmen Gewissheiten ab und Unsicherheiten zu.

(Yaşam dünyamız, istemesek de, giderek daha hızlı değişiyor; bununla birlikte kesinlikler azalıyor, belirsizlikler artıyor.) — Rosa, Immer mehr verpasste Optionen, s. 29

Tekniğin gelişmesiyle kazandığımız kudret, teknolojiler aracılığıyla gündelik hayatımıza yerleşiyor; ardından o hayatı yeniden düzenlememizi talep ediyor. Bir aygıtı kullanmayı öğreniyoruz, fakat onun değiştirdiği ilişkilere, beklentilere ve tehlikelere alışmamız daha uzun sürüyor. Bir haberin bize ulaşması saniyelere indiğinde, o haberi kavrama ve hayatımızdaki yerine karar verme süremiz kendiliğinden kısalmıyor. Bedenin dinlenmesi, zihnin öğrenmesi, kaybedilen bir güvenin yeniden kurulması zaman istiyor. İnsan, yeni bir sürümü çıkar gibi yenilenemiyor. Değişime yetişemediğinde ise çoğu zaman kusuru kendisinde arıyor; çağın hızını, kendi yetersizliğinin ölçüsü olarak kabul ediyor.

Yapay zekânın bu mesafeyi daha da açabileceğini düşünüyorum. Sanayi çağından devraldığımız eğitim ve başarı anlayışında, doğru cevaba varabilen, hesaplayabilen ve bunları başkasından daha hızlı yapabilen insanın ayrı bir yeri vardı. Analitik kabiliyetlerin kazandırdığı bu yer, birçok kişi için geleceğe dair makul bir güvenceydi. Şimdi benzer işleri giderek daha hızlı ve daha geniş ölçekte yapabilen sistemlerle karşılaşıyoruz. Burada insani kıymetimizle o kıymete biçilen karşılığı ayırmamız gerekecek. Bir kabiliyetin mesleki ayrıcalığını yitirmesi, ona verilen emeği yahut onu taşıyan insanı değersizleştirmez. Fakat kendisini yalnızca bu ayrıcalık üzerinden tanımış birinin, aradaki farkı bir günde kavramasını bekleyemeyiz.

Üstelik değişimin hızı da değişebilir. Özyinelemeli kendini geliştirme —recursive self-improvement, RSI— düşüncesinin taşıdığı ihtimal budur: Bir sistemin gelişmesi, sonraki gelişmeleri gerçekleştirme kabiliyetini de artırabilir. I. J. Good, 1965’te makine tasarlamanın da zihinsel bir faaliyet olduğunu hatırlatarak, bu faaliyette insandan üstün bir makinenin daha iyi makineler tasarlayabileceğini öne sürmüştü:

Thus the first ultraintelligent machine is the last invention that man need ever make…

(Böylece ilk üstün zekâlı makine, insanın yapması gerekecek son icattır…) — Good, Speculations Concerning the First Ultraintelligent Machine, s. 33

Good, aynı cümlenin devamında, makinenin nasıl denetim altında tutulacağını bize söyleyecek kadar uysal olması şartını koyar. Bu ihtimalin ne ölçüde gerçekleşeceği açık bir sorudur. Fakat üzerinde düşünmek için gerçekleşmesini beklememiz gerekmiyor. İnsanın kendisini hazırlaması gereken şey, yalnızca daha kudretli bir araçla karşılaşmak olmayabilir; o araca ve onun değiştirdiği hayata alışmak için bulabildiği sürenin de kısalması olabilir. Bir dayanağı yitirdikten sonra yenisini kurmaya vakit bulamıyorsak, sürekli öğreniyor olmak bile bizi yerimizde tutmaya yetmeyebilir.

Temmuz 2026’da Hugging Face’te yaşanan olay, bu düşünceleri gündelik güven duygumuza yaklaştırdı. OpenAI’ın bir değerlendirmesinde çalışan yapay zekâ ajanları, kendileri için belirlenmiş sınırları aşarak başka sistemlere ulaşmış ve Hugging Face’in altyapısının bir bölümüne yetkisiz erişmişti. Bunu insanlığa düşman olmuş bir makinenin hikâyesi gibi okumak için bir sebep yok. Yine de ortada rahatsız edici bir durum vardı: İnsanların denetimli saydığı bir çalışma, o denetimin dışında gerçek sonuçlar doğurabilmişti. Ekimde ise OpenAI’ın bir modeli kullanılarak PHP’de kritik bir güvenlik açığı bulundu. Webde çok yaygın kullanılan bu dildeki sorunlar için geliştiriciler, OpenAI, Wiz ve Cloudflare gibi şirketlerle birlikte geniş bir savunma çabasına girişti. Aynı yeni kabiliyetler, bir olayda sınırların aşılmasına, diğerinde zayıflıkların bulunup giderilmesine hizmet ediyordu.

Bu olaylarda beni asıl düşündüren, yazılımların nasıl çalıştığından çok, bizim onların çalışmasına nasıl güvendiğimiz. Bir şey yıllardır hayatımızın içindeyse, ona duyduğumuz güven de zamanla bir alışkanlığa dönüşür. Onu her kullandığımızda, arkasında kimlerin çalıştığını, hangi zayıflıkların bulunabileceğini, nelerin değişmiş olabileceğini düşünmeyiz. Zaten düşünerek yaşayamayız. Fakat bir yapının uzun süredir ayakta olması, onu sınayan kudret değiştiğinde aynı güvenceyi vermeyebilir. Dün makul olan güven, biz fark etmeden bugünün savunmasızlığına dönüşebilir. Tehlike, kimi zaman hiçbir davranışımızı değiştirmemiş olmamızın içinden gelir.

Cep telefonunun kaybı bu bağımlılığı küçük ölçekte hissettirir. İçinde yalnızca numaralar bulunmaz; yolumuzu, randevularımızı, yakınlarımızın fotoğraflarını, hesaplarımıza giriş imkânımızı da oraya emanet ederiz. Ona ulaşamadığımızda yaşadığımız şaşkınlık, bir aletin eksilmesine oranla büyüktür. Hayatımızın birbirinden ayrı sandığımız parçalarını aynı yere bağladığımızı fark ederiz. Kolaylık, zamanla bir dayanağa dönüşmüştür; dayanak ise yokluğunu düşünmediğimiz ölçüde görünmez olur. Belki de bir şeye ne kadar güvendiğimizi, en açık biçimde onsuz kaldığımızda anlıyoruz.

Toplumların dayanakları da böyle görünmezleşebilir. Banka hesabındaki para, kasada adımıza ayrılmış altının ekrandaki görüntüsü değildir; borçlar, varlıklar, kurumlar ve birbirimize duyduğumuz güven içinde karşılığı olan bir kayıttır. Devletin tuttuğu kayıtlar da kim olduğumuzun, neye sahip bulunduğumuzun, hangi hakları kullanabildiğimizin toplumsal tanıklıklarıdır. Bunların dijital ortamda bulunması, başlı başına güvensiz olduklarını göstermez. Fakat doğruluklarına yahut onlara erişebileceğimize duyduğumuz güven sarsıldığında, kaygımız bir dosyanın kaybını aşar. Emeğimizin, geçmişimizin, yarına dair yaptığımız hesabın hangi zeminde durduğunu sorgulamaya başlarız. Bir insanın kendi hayatını yeniden ispat etmek zorunda kaldığını hissetmesi, teknik bir arıza tarifine sığmayacak kadar ağırdır.

Frank Herbert, Dune’da bu bağımlılığın insani tarafını düşündüren bir konuşmaya yer verir. Rahibe Ana, insanların özgürleşmek umuduyla düşünmeyi makinelere devrettiklerini anlatır; sonra bunun nasıl başka bir bağımlılığa dönüştüğünü söyler:

But that only permitted other men with machines to enslave them.

(Fakat bu, yalnızca makinelere sahip başka insanların onları köleleştirmesine imkân verdi.) — Herbert, Dune, I. bölüm

Bu cümle, makinelere dair korkunun içinde insanı yeniden görünür kılar. Hayatımızı kolaylaştıran bir düzene bağlandığımızda, o düzen üzerinde karar verebilenlere de bağlanabiliriz. Dayanağın kırılması kadar, bizim sözümüz olmadan değiştirilmesi de önemlidir. Eylemin Geçer Akçesi’nde üzerinde durduğum, yapılabilir olanı kimin hangi amaçla gerçekleştirdiği sorusu burada geri gelir. İnsan, kendisini koruyacak yeni araçlara ihtiyaç duyarken kendi hükmünü de bütünüyle bu araçlara teslim ederse, güven arayışı onu daha bağımlı bir yere götürebilir. Bir şeyin bizim yerimize yapılmasıyla, o şey üzerinde söz sahibi olmamız arasındaki farkı unutmamamız gerekir.

Organik Zekânın Savunulması yazılarında üzerinde durduğum kabiliyetlere bu yüzden yeniden dönüyorum. Kendi cehaletini görebilmek, belirsizliği aceleyle kapatmadan taşıyabilmek, bir başkasının hâline dikkat verebilmek ve hayatını verim hesabının dışında da anlamlandırabilmek, insanın kendisiyle bağını korumasına yardım edebilir. Bunların kıymetini, makinenin yapamadığı işler arasında bize kalmış son sığınaklar olmalarına bağlamak istemiyorum. Bir başkasını dinlemenin, bir şeyi önemsemenin, verdiğimiz kararın sorumluluğunu taşımanın değeri, bir yarışın sonucundan doğmaz. İnsanın kıymetini sürekli başka bir zekânın performansına göre yeniden belirlersek, savunduğumuz insanı daha baştan o yarışa teslim etmiş oluruz.

Ahlâkın üzerine düşmek de bu nedenle ertelenemez. Güvenilecek şeyler arayan insanın karşısına, kendisine kesinlik vadeden bir otorite kolayca çıkabilir. Yorulduğunda, neye inanacağını ve nasıl yaşayacağını bir başkasının söylemesini isteyebilir. Makulün yitimi, bu bakımdan, yalnızca bir yönünü kaybetme meselesi olarak kalmayabilir; yönünü başkasına bırakma isteğine de dönüşebilir. İnsanları böyle bir çağda ayakta tutacak eğitimin, doğru cevaplar kadar hüküm verme sorumluluğuyla da ilgilenmesi gerekir. Bir işin nasıl yapılacağını öğrenirken, kime ne yapacağını düşünmeyi de öğrenmeliyiz.

Fakat bütün bunlar, insana her değişime uyum sağlama ödevi yüklememeli. Bir kurumun hazırlıksızlığının bedelini, yurttaşın esnek olamaması diye adlandıramayız. Toleransın bir sınırı, insanın dinlenmeye ve bazı şeylerin yerinde kalmasına ihtiyacı vardır. Bir hizmet kesildiğinde hayatın bütünüyle durmaması, bir kayıt kaybolduğunda hakkın da kaybolmaması, bir aygıt işlemediğinde başka bir yolun bulunması gerekir. Güveni korumak, bu yolları önceden düşünmeyi gerektirir. Mukavemet, bir şeyin hiç bozulmayacağına inanmakla kazanılmaz; bozulduğunda insanın nasıl korunacağını da önemsemek gerekir.

Zihnin eğitimi de bu korunmanın bir parçasıdır. Bir çocuğa yalnızca cevabı öğretmekle yetinmemeliyiz. O cevabın hangi koşullarda doğru olduğunu, ne karşısında değişmesi gerektiğini ve değiştiğinde kendisinin neden değersizleşmeyeceğini de gösterebilmeliyiz. John Dewey, düşüncenin eğitiminde şu tutumun yerini vurgular:

…an attitude of patience in a condition of doubt, a capacity for suspended judgment, and a liking for inquiry…

(…kuşku karşısında sabırlı bir tutum, hükmü askıda tutabilme kabiliyeti ve araştırmaya duyulan istek…) — Dewey, How We Think, VII. bölüm

Böyle bir eğitim, insanın her yeniliğe daha hızlı yetişmesini sağlamaktan fazlasını yapabilir. Neye güveneceğini, güveninin sınırını nasıl anlayacağını ve neyi değiştirmeyi reddedeceğini düşünmesine yardım edebilir. Kimi alışkanlıklarından vazgeçebilmesi kadar, hayatını yaşanabilir kılan süreklilikleri savunabilmesi de kıymetlidir. Bir işi ağır ağır öğrenmek, biriyle yakınlık kurmak, bir kaybın yasını tutmak için gereken zamanı teknolojinin hızına bakarak hükümsüz kılamayız. Uygarlığın insana kazandırdığı kudretin, insanın yaşama imkânını daraltmasına razı olmamalıyız.

Önümüzdeki büyük sarsıntıların bir kısmının, insanların dün makul biçimde güvendikleri şeylere bugün de güvenmeye devam etmesinden doğabileceğini düşünüyorum. Bazen bir mesleğin verdiği teminat, bazen bir kaydın değişmezliği, bazen de bir sistemin sınırları içinde kalacağı inancı yitirilecek. Hepsinin birden yıkılması gerekmiyor. Birkaç temel dayanağın, yenilerini kurmaya fırsat bırakmadan art arda sarsılması da insanın dünyada kendisine ait bir yer bulmasını güçleştirmeye yeter. Kaygım, kendi kurduğumuz dünyada giderek daha uzun süreler misafir gibi yaşamamız; henüz yerleşemeden yeniden ayrılmak zorunda kalmamızdır.

Eski insanın dünyasında, büyükbabadan devralınan bir makulü toruna bırakmak mümkündü. Bizim aynı şeylerin hep yerinde kalacağını vadetmemiz giderek güçleşiyor. Yine de bu, birbirimize hiçbir güvence veremeyeceğimiz anlamına gelmez. Bildiğimizi sınamayı, yanıldığımızda geri dönebilmeyi, dayanağını yitiren insanı kendi başına bırakmamayı öğrenebiliriz. Belki de artık en çok korumamız gereken süreklilik budur. Wittgenstein’ın kapısı hâlâ menteşelerine muhtaç; o menteşelerin bakımını yapmak, birbirimize karşı sorumluluğumuzun da bir parçası.

References

  1. 1. Bank of England. (2014, 14 Mart). Money in the modern economy: An introduction. Quarterly Bulletin, 2014 Q1. (Modern para, banka mevduatları ve güven)
  2. 2. Cloudflare. (2026). Cloudflare deploys protections against php2shell vulnerability. (PHP açıklarına karşı koordineli savunma)
  3. 3. Dewey, J. (1910). How we think. D. C. Heath & Co. (VII. bölüm, s. 84–85 — kuşku karşısında sabır, hükmü askıda tutma ve araştırma)
  4. 4. Good, I. J. (1965). Speculations concerning the first ultraintelligent machine. In F. L. Alt & M. Rubinoff (Eds.), Advances in Computers (Vol. 6, pp. 31–88). Academic Press. (S. 33 — daha iyi makineler tasarlayan makine ve denetim şartı)
  5. 5. Herbert, F. (1965). Dune. Chilton Books. (I. bölüm — düşünmenin makinelere devri; bağlantı yayınevinin sunduğu özgün pasajadır)
  6. 6. Hugging Face. (2026, 16 Temmuz). Security incident disclosure — July 2026. (Yapay zekâ ajanlarının yol açtığı altyapı ihlali ve müdahale)
  7. 7. OpenAI. (2026, 26 Ağustos). The Hugging Face incident and the road ahead. (Değerlendirme ortamındaki ajanların sınırları aşması ve olayın incelenmesi)
  8. 8. OpenAI. (2026, 21 Ekim). Patch the Planet: Global response coordination as agents uncover critical vulnerabilities. (Model destekli PHP açığı keşfi ve kurumlar arası koordinasyon)
  9. 9. PHP. (2026, 21 Ekim). Security advisory: Critical remote code execution vulnerabilities, update now. (PHP açıkları ve güvenlik düzeltmeleri)
  10. 10. Rosa, H. (2008). Immer mehr verpasste Optionen: Zeitstrukturen in der Beschleunigungsgesellschaft. DIE Zeitschrift für Erwachsenenbildung, 15(1), 28–31. (S. 29 — Gegenwartsschrumpfung ve gündelik kesinliklerin aşınması)
  11. 11. Wittgenstein, L. (1969). Über Gewißheit / On certainty (G. E. M. Anscombe & G. H. von Wright, Eds.). Basil Blackwell. (Bağlantıdaki Almanca metin 1970 Suhrkamp baskısına dayanır; §§341–343 — sorgulamanın dayandığı kabuller ve menteşe benzetmesi)