Organik Zekânın Savunulması — II. Bilinçli İrrasyonellik

  • felsefe
  • estetik
  • varoluşçu felsefe
  • yapay zekâ felsefesi

Il faut imaginer Sisyphe heureux.

(Sisyphos’u mutlu tahayyül etmeliyiz.) — Camus, Le mythe de Sisyphe

Bir an. Yürürken, rüzgâr bir sıra ağacın arasından geçer ve yaprakların o titrek, çıtırdayan sesini birdenbire işitirsiniz — “ağaç” diye bir kategoriyi değil, tam da bu hışırtıyı, bu defaya mahsus, bir daha asla tıpatıp tekrarlanmayacak sesi. Bir saniyeliğine dünya, alışkanlığın uyuşturucusundan sıyrılır. Çoğu zaman bunu işitmeyiz; “ağaç”ı biliriz, dolayısıyla görmeyiz. Durup o hışırtıya kulak kesilmek — hiçbir verim getirmeyen, hiçbir optimizasyon defterinde karşılığı olmayan, herhangi bir akılcı hesabın “anlamsız” damgasını basacağı bir edim — insanın yapabileceği en insani şeylerden biridir. Bu yazı, işte onun hakkında: Anlamsızı bile isteye seçmenin, hesabın öğütleyeceğinin ötesine atılan sıçramanın, ve bunun neden organik zekânın bir kusuru değil belki de imzası olduğunun.

Bu “birdenbire işitmek” hâlini bir kavrama bağlayan, Viktor Şklovski’dir. 1917 tarihli meşhur denemesinde ortaya attığı ostranenie — genellikle “yabancılaştırma” diye çevrilir — sanatın asli işini tarif eder: Sanat, nesneyi tanınırlığın otomatizminden koparır, algıyı uzatır, güçleştirir; taşı yeniden taşsı kılar. Amacı, şeyleri bilindikleri gibi değil, algılandıkları gibi duyurmaktır. Zira bir nesneyi birkaç kez gördükten sonra onu artık görmez, yalnızca tanırız; ve tanıdığımız hakkında söyleyecek sözümüz kalmaz. Hayat, alışkanlığın altında görünmez olur; sanat ise onu yeniden görünür kılmak için vardır. Hışırdayan ağaçlar, sokakta bulunmuş bir şiirdir. Şair, onları görebilendir.

Bu görmenin bir ahlâkı da vardır. Simone Weil için dikkat (attention), yetilerin en nadiri ve en saf cömertliktir:

L’attention est la forme la plus rare et la plus pure de la générosité.

(Dikkat, cömertliğin en nadir ve en saf hâlidir.) — Weil, J. Bousquet’ye mektup, 1942

Weil’e göre katıksız dikkat, bir tür duadır: Karşımızdakine gerçekliğini teslim etmenin, ona “neler çekiyorsun?” diyebilmenin yegâne yolu. Iris Murdoch bu sezgiyi bir ahlâk felsefesine tahvil eder: The Sovereignty of Good’da (1970) asıl ahlâki melekenin eylem değil görme olduğunu söyler — ancak görebildiğim dünyanın içinde seçim yapabilirim, ve berrak görüş, ahlâki bir çaba ve muhayyilenin ürünüdür. Murdoch’un o meşhur misalinde, pencereden dışarı bakıp havada asılı duran bir kerkenezi seyre daldığımızda, bir an için benlik ve onun tasaları susar; buna “benlikten sıyrılma” (unselfing) der. Dikkat, tam da optimize edenin göze alamayacağı şeydir; çünkü dikkatin hiçbir getirisi yoktur. Teşrife Dayalı İlişkilerin Çürümüşlüğü yazımda dopamin ekonomisinin sürtünmeyi —yani üstbilişin işlediği o kısacık duraksamayı— nasıl ortadan kaldırdığına değinmiştim; hışırtıya kulak vermek, tam da o silinmek istenen duraksamayı, o verimsiz cömertliği seçmektir.

Sonra, sıçrama gelir. Kierkegaard’ın “imanın şövalyesi”, absürt sayesinde (i Kraft af det Absurde) inanandır — bunu Kurban Geleneğinde Merhametin Tahfifi yazımda İbrahim üzerinden başka bir açıdan işlemiştim. Pascal, aklın hükümranlığının ötesindeki bir melekeyi işaret eder:

Le cœur a ses raisons que la raison ne connaît point.

(Kalbin, aklın hiç bilmediği kendi gerekçeleri vardır.) — Pascal, Pensées, Lafuma 423

William James, The Will to Believe’de (1896) kimi “canlı, zorlayıcı ve hayatî” seçimlerde, delilin ötesine geçip inanma hakkını savunur. Ama bu bahsin en keskin, en uyanık figürü, bana kalırsa Dostoyevski’nin yeraltı adamıdır. Yeraltından Notlar’da (1864) o, insanın pekâlâ “iki kere iki dört eder”e bir hakaret gözüyle bakacağını, bazen “iki kere iki beş eder”in de çok tatlı bir şey olduğunu; insanın, akılcı çıkarcılığın “kristal saray”ında bir piyano tuşu, bir org perdesi, bir çark dişlisi olmaya razı gelmemek için, sırf hür olduğunu kendine ispat etmek uğruna, acıyı ve kaprisi bile seçebileceğini haykırır. Bu, bir aptallık değildir; aydınlık bir seçimdir — yeraltı adamı, aklın ne öğütlediğini tam olarak bilir ve gözü açık, başka türlü seçer. Bilinçli irrasyonellik, defterin karşısında hürriyetin ilanıdır.

Anlamsızı seçmenin bir de estetik yüzü vardır. Kant, güzeli çıkarsız hoşnutluk olarak tarif ederken, sanatın mantığını da verir: amaçsız amaçlılık (Zweckmäßigkeit ohne Zweck) — hiçbir işe yaramayan, ama tam da bu yüzden anlamlı olan. Nietzsche daha da ileri gider:

Wir haben die Kunst, damit wir nicht an der Wahrheit zugrunde gehn.

(Sanatımız var ki, hakikatten helâk olmayalım.) — Nietzsche, Nachlass 1888

Byung-Chul Han’ın Vita Contemplativa’da (2022) yücelttiği eylemsizlik, Huizinga’nın Homo Ludens’te (1938) kültürün ta kendisini üzerine kurduğu oyun, hep aynı çekirdeğe işaret eder: İşe yaramaz olan, insanî olanın zeminidir. Ve Camus, absürdün karşısına ne teslimiyeti ne de öteye kaçışı koyar; başkaldırıyı, aydınlık bir ısrarı, yapmayı koyar — bu yüzden Sisyphos’u mutlu tahayyül etmemizi ister.

Sanatın yaptığı ile makinenin yapabildiği arasındaki farkı, Wittgenstein’ın bir ayrımı berraklaştırır. Tractatus’un sonuna doğru, söylenebilir olan ile ancak gösterilebilir olanı ayırır:

Es gibt allerdings Unaussprechliches. Dies zeigt sich, es ist das Mystische.

(Gerçekten de dile getirilemeyen vardır. Bu, kendini gösterir; mistik olan budur.) — Wittgenstein, Tractatus 6.522

Sanat, söyleyemediğini gösterir. Makine ise —hele bir dil modeli— tam da bir söyleme düzeneğidir: Önerme üretir, jeton dizer, biçimi kotarır. Gösteremez; çünkü göstermek, arkasında bir bakışın, bir sükûtun, bir hayatın durmasını ister. Rilke’nin Apollon’un Arkaik Torsu’nda başsız heykel bile seyredeni görür ve ona “Hayatını değiştirmelisin” (Du mußt dein Leben ändern) buyurur — sanatın hiçbir verimi yoktur, ama bizden bir şey talep eder. Makinenin çıktısı bilgi verebilir; sanatın sükûtu ise bir yükümlülük yükler. İşte bu ahlâki çağrı —verimsiz ama buyurucu— bir optimizasyonun asla söyleyemeyeceği şeydir.

Çağın sorusu tam burada belirir: Makine, sanat üretebilir; ama sanat yapabilir mi? Güncel tartışma, tam da niyetlilik (intentionality) ve anlamsızı seçme eşiğinde düğümlenir. Margaret Boden’in “sözde-yaratıcılık” (pseudo-creativity) ayrımından beri süregelen ve son yıllarda “niyetli faillik koşulu” (intentional agency condition) etrafında yeniden alevlenen tartışmada mesele şudur: Makine, bir örüntüyü yeniden birleştirebilir; lâkin bir öğleden sonrasını ağaçların hışırtısına harcamayı seçemez, sıçrayamaz, kastedemez. Onun her çıktısı bir optimizasyondur; bizimki ise optimize etmeyi reddediş olabilir. Vallor’ın istiaresiyle söylersek: Ayna geriye bakar; sanat ise ileriye, henüz gerektirilmemiş olana.

Bütün bunların hincesi bir üstbiliştir: Ağaçlara kulak veren insan, aynı zamanda kulak verdiğinin farkındadır; sıçrama, gözü açık atılır. İşte “kendini farkında olma” budur. İtibar, ne akıllı olmakta (makine bizden iyi akıl yürütür), ne de akıldışı olmakta (bunu her şey yapabilir); bilinçli, aydınlık, hür biçimde anlamlı-anlamsızı yapabilmektedir — şiirde, sıçramada, hiçbir şey getirmeyip her şeyi veren o dikkatte. Ve Keats’in “olumsuz kabiliyet” (negative capability) dediği o hâl —belirsizliklerin, muammaların, şüphelerin içinde, hakikate ve akla telaşla el atmadan kalabilmek— nihayetinde ilk yazıdaki toleransın sanata bakan yüzüdür. Rüzgâr yeniden eser; yapraklar yine hışırdar. Bu sefer, duruyoruz.

References

  1. 1. Boden, M. A. (2004). The creative mind: Myths and mechanisms (2nd ed.). Routledge. ("Pseudo-creativity" / niyetlilik tartışması)
  2. 2. Camus, A. (1942). Le mythe de Sisyphe. Gallimard.
  3. 3. Dostoevsky, F. M. (1993). Notes from underground (R. Pevear & L. Volokhonsky, Trans.). Vintage Classics. (Özgün eser Zapiski iz podpol'ya, 1864; I. kısım — "2×2=5", "kristal saray")
  4. 4. Han, B.-C. (2022). Vita contemplativa oder von der Untätigkeit. Ullstein. (Eylemsizlik; işe yaramazın hakikati)
  5. 5. Huizinga, J. (1938). Homo ludens: Proeve eener bepaling van het spel-element der cultuur. Tjeenk Willink. (Oyunun kültür-kurucu mahiyeti)
  6. 6. James, W. (1897). The will to believe. In The will to believe and other essays in popular philosophy (pp. 1–31). Longmans, Green. (Özgün konferans 1896)
  7. 7. Kant, I. (1913). Kritik der Urteilskraft. In Kant's gesammelte Schriften (Bd. V). Königlich Preußische Akademie der Wissenschaften. (Özgün eser 1790; §§2–5, 10–17 — Zweckmäßigkeit ohne Zweck)
  8. 8. Keats, J. (1899). Letter to George and Thomas Keats, 21 December 1817. In H. E. Scudder (Ed.), The complete poetical works and letters of John Keats. Houghton Mifflin. ("Negative Capability")
  9. 9. Kierkegaard, S. [Johannes de silentio]. (1843). Frygt og Bæven: Dialektisk Lyrik. C. A. Reitzel. (i Kraft af det Absurde — absürt sayesinde)
  10. 10. Murdoch, I. (1970). The sovereignty of good. Routledge & Kegan Paul. ("Unselfing"; kerkenez misali)
  11. 11. Nietzsche, F. (1980). Nachgelassene Fragmente 1888 (16[40]). In G. Colli & M. Montinari (Haz.), Kritische Studienausgabe (Bd. 13). Walter de Gruyter.
  12. 12. Pascal, B. (1963). Pensées (L. Lafuma, Éd.). Éditions du Seuil. (Özgün eser 1670; Lafuma 423 / Brunschvicg 277 — "le cœur a ses raisons"; Lafuma 418 — pari)
  13. 13. Rilke, R. M. (1908). Archaïscher Torso Apollos. In Der neuen Gedichte anderer Teil. Insel Verlag. ("Du mußt dein Leben ändern.")
  14. 14. Shklovsky, V. (1990). Theory of prose (B. Sher, Trans.). Dalkey Archive Press. (Özgün makale "Iskusstvo kak priyom" [Alet Olarak Sanat], 1917; ostranenie — yabancılaştırma)
  15. 15. Vallor, S. (2024). The AI mirror: How to reclaim our humanity in an age of machine thinking. Oxford University Press.
  16. 16. Weil, S. (1988). La pesanteur et la grâce. Plon. (Özgün derleme 1947; ayrıca J. Bousquet'ye mektup, 13 Nisan 1942 — "l'attention… la forme la plus rare et la plus pure de la générosité")
  17. 17. Wittgenstein, L. (1922). Tractatus logico-philosophicus (C. K. Ogden, Trans.). Kegan Paul. (Özgün eser 1921; 6.522, 7)