Bilimsel Yöntemde "Ceteris Paribus" Sorunsalı

  • felsefe
  • bilim felsefesi
  • epistemoloji

Bilimsel önermelerin büyük çoğunluğunun altında, çoğu zaman dile getirilmeyen sessiz bir şart yatar: ceteris paribus — “diğer her şey sabitken”. Bir yasayı kurarken, bir hipotezi sınarken, bir deneyi tasarlarken hep aynı zımni cümleyi fısıldarız: “Eğer geri kalan her şey olduğu gibi kalırsa.” İlk bakışta zararsız görünen işbu küçük Latince ifade, hakikatte bir bilgi sınırının adıdır. Zira “diğer her şey”in mahiyetini, kaç tane olduğunu ve gerçekten sabit kalıp kalmadığını çoğu zaman bilmeyiz — üstelik bilmediğimizi de bilmeyiz. Bu yazıda izini sürmek istediğim, bu şartın bir hata olduğu değil; ancak belli bir derinliğe kadar uygulanabildiği, ötesinde ise bilgisizliğimizin üstünü sessizce örttüğü ihtimalidir.

Sorunun en eski kökü, bir yöntemde değil, bir metafizik sezgide yatar. “Diğer her şey sabitken” diyebilmek için, koşulların hiç değilse bir an durağan kaldığını varsaymak gerekir; oysa Herakleitos, daha milattan önce beşinci yüzyılda, hiçbir anın bir öncekiyle tam olarak aynı olmadığını söylemişti. Meşhur nehir parçası bunu veciz biçimde dile getirir:

ποταμοῖσι τοῖσιν αὐτοῖσιν ἐμβαίνουσιν ἕτερα καὶ ἕτερα ὕδατα ἐπιρρεῖ.

(Aynı nehre girenlerin üzerine başka ve yine başka sular akar.) — DK 22 B12

Sonraki çağların panta rhei (her şey akar) diye özetlediği bu görüşe göre, “aynı” nehir bile iki kez aynı değildir; bir kenara bıraktığımız “diğer her şey”, biz ona sırtımızı döndüğümüz anda çoktan akıp gitmiştir. Şu hâlde koşulları tam olarak sabitlemek, eşyanın tabiatına aykırı bir idealdir — ve bilim, daha ilk adımda, bu akışı bir an için dondurabildiğini varsaymak zorundadır.

Bu akış karşısında doğa bilgisinin alabileceği biçimi en açık gören ise Aristoteles olur. Fizik’in ikinci kitabında, doğadaki oluşların kiplerini ayırırken çarpıcı bir ölçüt koyar:

ταῦτα μὲν γὰρ καὶ πάντα τὰ φύσει ἢ αἰεὶ οὕτω γίγνεται ἢ ὡς ἐπὶ τὸ πολύ.

(Zira bunlar ve doğaya ait bütün şeyler, ya daima böyle olur ya da çoğunlukla.) — Physica, II.8, 198b

Bu “çoğunlukla” (hōs epi to polu), Aristoteles’in doğa bilgisine yüklediği temkinin adıdır. Matematiğin “daima” ve zorunlulukla geçerli bilgisiyle, doğanın ancak ekseriyetle geçerli bilgisi arasına bir hudut çeker. Dikkat çekici olan, bu haddi en keskin biçimde canlıda hissetmesidir: Yaşam, içinde rastlantının ve istisnanın daima mümkün olduğu bir alandır; bu yüzden Aristoteles için biyoloji, yıldızların hareketi gibi kesin bir bilim olamaz. Bugünün diliyle söylersek, doğanın yasaları özünde ceteris paribus yasalarıdır; ve “diğer her şey sabitken” şartı, doğanın ele avuca sığmayan fazlasını bir kenara koymanın en eski suretidir.

İşbu sezgiyi bir yönteme tahvil eden, John Stuart Mill olur. A System of Logic’te (1843) yasaların neden “şu olur” değil de “şu olma eğilimindedir” biçiminde kurulması gerektiğini izah eder; çünkü her neden, kendisine karşı çalışan başka nedenlerle mütemadiyen engellenir:

All laws of causation, in consequence of their liability to be counteracted, require to be stated in words affirmative of tendencies only, and not of actual results.

(Bütün nedensellik yasaları, engellenmeye açık olmaları sebebiyle, fiilî sonuçları değil yalnızca eğilimleri ifade eden sözcüklerle kurulmak zorundadır.) — A System of Logic, III.10

Mill’in bu pasajda misallerini tıptan seçmesi —kinin, balıkyağı— tesadüf değildir. Zira canlı bedende bir nedenin tesiri neredeyse hiçbir zaman yalın görünmez; daima başka eğilimlerin altında ezilir yahut onlarcasıyla karışır. Yasa eğilimi söyler; hakikat ise eğilimlerle onları engelleyen karşı-eğilimlerin, hiçbir zaman tam kestiremediğimiz bileşkesidir.

Sorunun daha derin bir katmanını Pierre Duhem aralar. La théorie physique’te (1906) hiçbir hipotezin tek başına sınanamayacağını ileri sürer: Bir deney beklentiyle çeliştiğinde, yalnızca varsayımlar kümesinden en az birinin yanlış olduğunu öğreniriz, hangisinin olduğunu değil. Ceteris paribus da işte bu kümenin sessiz bir üyesidir. Duhem’in bu noktadaki teşbihi, mevzumuz açısından manidardır: Bilim insanı, bozuk saatin çarklarını tek tek sökebilen saatçiye değil, hastayı açamayan, illeti ancak bütün bedendeki düzensizliklerden sezmeye çalışan hekime benzer. Yalıtım hülyası —bir parçayı bütünden koparıp tek başına sınamak— daha 1906’da bir hekimlik istiaresiyle haddine çarpar. Bu görüşün yıllar sonra Quine’la birleşip “Duhem–Quine holizmi” diye anılması ise, fikrin ne denli inatçı olduğunu gösterir.

Nancy Cartwright bu kırılganlığı en uca taşır. How the Laws of Physics Lie (1983) gibi kasten kışkırtıcı bir başlıkta, fiziğin en temel yasalarının dahi ancak bir ceteris paribus şartıyla doğru olduğunu, o şartın koşullarınınsa gerçek dünyada neredeyse hiç tezahür etmediğini savunur. Yasa doğrudur, lâkin tam da bu yüzden gerçekliğe değil, idealize bir kurguya uyar. Laboratuvar, dünyayı olduğu gibi inceleyen bir yer değil; “diğer her şey sabitken”i zorla gerçek kılmaya çabalayan suni bir sahnedir. Cartwright sonradan dünyayı tek ve örtüşük bir yasalar düzeni olarak değil, “alacalı” (dappled), yer yer yasalı yer yer düzensiz, yamalı bir bütün olarak betimler. Eğer kâinat hakikaten böyleyse, şartın her yerde aynı ölçüde geçerli olmasını beklemek için bir sebebimiz kalmaz — ve yaşam, bu alacalı dokunun belki en pürüzlü bölgesidir.

Bu çizgiyi, Russell’ın meşhur teşhisi önceler. On the Notion of Cause’da (1913) şöyle der:

The law of causality, I believe, like much that passes muster among philosophers, is a relic of a bygone age, surviving, like the monarchy, only because it is erroneously supposed to do no harm.

(Nedensellik yasası, kanımca, filozoflar arasında geçer akçe olan pek çok şey gibi, geçmiş bir çağın kalıntısıdır; tıpkı monarşi gibi, yalnızca zararsız olduğu yanlışlıkla sanıldığı için ayakta kalmaktadır.) — On the Notion of Cause, s. 1

Russell’ı burada anmamın sebebi şu: Ceteris paribus’un altında yatan ideal, temiz bir nedensel yalıtımdır — bir nedeni kâinatın geri kalanından koparabileceğimiz, “yalnızca bu, başka hiçbir şey değil” diyebileceğimiz bir kurgu. Russell ise böyle bir yalıtımın, en gelişmiş bilimde dahi bir idealden, hatta bir kalıntıdan ibaret olabileceğini ihsas eder. İzole sistem, doğanın bir parçası olmaktan çok, bizim ona çizdiğimiz bir hudut; ve o haddi çizen elin, çizdiği şeyi tümüyle gördüğü söylenemez.

Mesele asıl düğümüne Popper’la varır. Popper’ın bilimi sözde-bilimden ayıran ölçütü yanlışlanabilirliktir: Bir teori, ancak kendini çürütebilecek bir gözleme kapı araladığı ölçüde bilimseldir. Oysa ceteris paribus şartı, tam da bu kapıyı kapatan bir mandala dönüşebilir. Bir hipotez sınanır da beklenen çıkmazsa, elimizde her zaman hazır bir kaçış cümlesi vardır: “Demek ki diğer şeyler sabit değildi.” Popper bu manevraya konvansiyonalist kıvırma (conventionalist twist) der; teoriyi çürütülmekten kurtarır, lâkin onu yanlışlanamaz, dolayısıyla bilimsel olmaktan çıkarma pahasına. Sorun şudur ki aynı cümle olmadan da hiçbir deney kurulamaz. Yani ceteris paribus, bilimin hem vazgeçilmez aleti hem de onu en kolay sözde-bilime kaydıran zaafıdır.

Bu ikilemi Lakatos yumuşatır — ve tezi “işe yaramaz” demekten kurtarır. Lakatos’a göre her teorinin bir “sert çekirdeği” (hard core) ve onu çevreleyen bir “koruyucu kuşağı” (protective belt) vardır; karşılaşılan her güçlükte tadil edilen, bu yardımcı varsayımlardan örülü kuşaktır. Belirleyici olan, tadilatın yönüdür. Eğer “diğer şeyler sabit değildi” demek bizi yeni bir değişkeni keşfetmeye, adlandırmaya ve denetlemeye götürüyorsa, hamle ilerlemecidir — bilimin tam da nasıl işlediğidir. Yok eğer aynı cümle her başarısızlığı yutan ebedî bir mazerete dönüşüyorsa, hamle yozlaşmacıdır. Demek ki ceteris paribus’u bilim ile kendini haklı çıkarma arasında bölen şey, klozun kendisi değil; onu her andığımızda bir hakikat öğrenip öğrenmediğimizdir.

Bu mesele, bilimin en kurucu ilkelerinden birine —yinelenebilirliğe (reproducibility)— dokunduğu için hayatîdir. Zira bir bulgunun bilimsel sayılması, başka ellerin, başka yerlerde, aynı koşulları kurarak onu yeniden üretebilmesine bağlıdır; tekrarlanamayan bir sonuç, ne kadar çarpıcı olursa olsun, henüz bilgi değil, olsa olsa bir iddiadır. Ne var ki bütün bu ilke, sessiz bir ceteris paribus varsayımına yaslanır: “Aynı koşullar” yeniden kurulabilir varsayımına. İşte yaşam bilimleri, bu varsayımın en kırılgan olduğu yerdir; ve son yıllarda “yinelenebilirlik krizi” diye anılan sarsıntı, bunun delilidir. Begley ve Ellis, dönüm noktası sayılan preklinik kanser çalışmalarının ancak küçük bir kısmının yeniden üretilebildiğini bildirir (2012); Errington ve arkadaşlarının yürüttüğü kapsamlı tekrar girişimi de benzer bir tabloyu doğrular (2021). Bu yinelenememe, çoğu zaman özensizliğe ya da kötü niyete değil, “aynı koşulları” hiçbir zaman tam kuramayışımıza —yani parantezin asla tümüyle kapanmayışına— işaret eder.

Nitekim bir laboratuvarın koşulları hiçbir zaman bir başkasıyla tam olarak eşitlenemez; Herakleitos’un nehri gibi, aynı deney iki kez aynı sulara basmaz. İki ölçüm arasında, niyet etmediğimiz sayısız fark sessizce işler. Modern biyoloji bu hakikate bir ad bile vermiştir: batch effect — yığın etkisi. Ölçümlerimiz, incelediğimizi sandığımız olgunun yanı sıra, çoğu zaman fark etmediğimiz arka plan koşullarından da etkilenir: reaktifin partisi, cihazın o günkü hâli, ölçümü yapan elin alışkanlığı, mevsim. Tehlike, bu görünmez farkın asıl sinyalle ilişkilenip bizi yanlış neticeye sevk ettiği anda vücut bulur (Leek ve ark., 2010). Batch effect, bir bakıma Mill’in adsız “engelleyici nedenleri”nin ölçülebilir hâle gelmiş hayaletidir: İncelemeyi düşünmediğimiz, ama bizi inceleyen koşulların verideki izi.

Bunun münhasıran ıslak laboratuvara ait olmadığını, naçizane bir parçası olduğum İstanbul Teknik Üniversitesi’ndeki araştırma grubunun yakın tarihli bir çalışmasında daha çıplak gördüm (Ertürk ve ark., 2025). Aynı veriyi, aynı programlarla ve aynı ayarlarla çözümleyen ayrı ekipler, yine de belirgin biçimde farklı neticelere ulaştı; üstelik bu farkı belirleyen şey, seçilen yöntem değil, kimsenin kaydetmeyi akıl etmediği arka plan koşullarıydı. Sonuç, tezin en yalın hâliydi: “Diğer her şey sabitken” şartı, ancak adını koyabildiğimiz şeyleri sabitleyebilir; oysa cetera —“geri kalan”— tanımı gereği, sabitlemeyi düşünemediğimiz şeyleri de barındırır. Belirleyici olansa, çoğu zaman tam da farkındalık ufkumuzun dışında kalandır.

Buradaki epistemolojik ders, tek bir vakadan büyüktür. Batch effect bize, bir ölçümün dünyayı mı yoksa ona baktığımız koşulları mı bildirdiğinden çoğu kez emin olamayacağımızı hatırlatır. “İncelenen olgu” ile “gözlemin koşulları” arasındaki hudut, doğa tarafından bize verilmez; onu biz çizeriz, hem de hep eksik çizeriz. Lakatos’un ölçütü tam burada mana kazanır: Bu görünmez değişkeni keşfedip adlandırmak, ölçmek ve düzeltmek —biyolojinin batch effect kavramıyla yaptığı budur— şartın ilerlemeci, dürüst yüzüdür. Onu kaydetmeden, “herhâlde bir şey oynamıştır” deyip geçmek ise yozlaşmacı yüzü.

Bütün bunlara karşı haklı bir itiraz yükselir: Ceteris paribus olmadan bilim hiç olmaz; idealizasyon yöntemin kusuru değil ta kendisidir, ve nihayetinde işe yarar. Bu doğrudur, ve tezi çürütmez; yalnızca onu ölçeğine yerleştirir. Mesele şartı reddetmek değil, her uygulamada bıraktığı kör noktayı dürüstçe idrak etmektir. Fizikte parantezin içi az ve büyük ölçüde aydınlıktır; orada ceteris paribus neredeyse zararsız bir kısaltmadır. Yaşam bilimlerinde ise hem dolu hem loştur. Belki de bu yüzden, buradaki derece farkı bir noktadan sonra tür farkına dönüşür.

Esasen bütün bu mesele, bilimin ne aradığına dair daha sakin bir kabulle yatışır: Bilim, kati ve nihai olanı değil, ulaşabildiğimiz en iyiyi kovalar. Mutlak surette sabitlenmiş koşulları, tam kapanmış bir parantezi, son sözü beklemek; bilimi, hiçbir zaman varamayacağı bir kesinliğin ölçüsüne vurmak olur. Oysa ceteris paribus da, tıpkı yasalarımız ve modellerimiz gibi, mükemmel olduğu için değil, elimizdekinin en iyisi olduğu için değerlidir. Onu kullanmak zorundayız; çünkü kâinatın bütününü bir anda düşünmenin başka yolu yok. Lâkin elimizdekinin en iyisi olması, onu sınanmaktan muaf kılmaz; bilakis, her bilimsel çıktı gibi ceteris paribus da yanlışlanmaya —ya da en azından buna hazır olmaya— muhtaçtır. Neyi sabit varsaydığımızı çoğu zaman bilmediğimizi açıkça kabul etmek de, işte bu hazır oluşun ilk şartıdır; zira bir varsayımın nerede çatlayabileceğini bilmeyen, onu sınamaya da başlayamaz. Popper’a göre, dünyayı ne kadar derinden kavrarsak neyi bilmediğimizi de o kadar berrak görürüz; öğrenmenin bize kazandırdığı en sahih şey, çoğu zaman, kendi cehaletimizin gitgide daha sarih bir haritasıdır. Cehaletimizin asıl kaynağını da işte burada bulur:

…our knowledge can be only finite, while our ignorance must necessarily be infinite.

(…bilgimiz ancak sonlu olabilir, oysa cehaletimiz zorunlu olarak sonsuzdur.) — On the Sources of Knowledge and of Ignorance

Yaşamı incelerken muhtaç olduğumuz hüner de tam budur: Mutlak doğruyu beklemek yerine, ulaşabildiğimiz en iyiyle yetinmeyi bilmek; parantez içine aldığımız şeyin daima bizden büyük kaldığını hatırda tutmak ve her hükmü —sınanmaya açık tutarak— içinde sustuğumuz o sonsuzluğun gölgesinde vermek.

References

  1. 1. Aristotle. (1929). The Physics, Vol. I (P. H. Wicksteed & F. M. Cornford, Trans.). Harvard University Press (Loeb Classical Library). (Özgün eser y. MÖ 4. yy; II.8, 198b34–35)
  2. 2. Begley, C. G., & Ellis, L. M. (2012). Drug development: Raise standards for preclinical cancer research. Nature, 483(7391), 531–533.
  3. 3. Cartwright, N. (1983). How the Laws of Physics Lie. Oxford University Press.
  4. 4. Cartwright, N. (1999). The Dappled World: A Study of the Boundaries of Science. Cambridge University Press.
  5. 5. Diels, H., & Kranz, W. (Haz.). (1951). Die Fragmente der Vorsokratiker (6. baskı, Bd. I). Weidmann. (Herakleitos, 22 B 12; Eusebios, Praeparatio Evangelica XV.20 yoluyla)
  6. 6. Duhem, P. (1906). La théorie physique: son objet et sa structure. Chevalier & Rivière.
  7. 7. Errington, T. M., Mathur, M., Soderberg, C. K., Denis, A., Perfito, N., Iorns, E., & Nosek, B. A. (2021). Investigating the replicability of preclinical cancer biology. eLife, 10, e71601.
  8. 8. Ertürk, R. A., Emül, A. A., Darendeli-Kiraz, B. N., Sarı, F. Z., Ergün, M. A., & Baysan, M. (2025). From ideal to practical: Heterogeneity of student-generated variant lists highlights hidden reproducibility gaps. PLOS Computational Biology, 21(10), e1013552.
  9. 9. Lakatos, I. (1970). Falsification and the methodology of scientific research programmes. In I. Lakatos & A. Musgrave (Eds.), Criticism and the Growth of Knowledge (pp. 91–196). Cambridge University Press.
  10. 10. Leek, J. T., Scharpf, R. B., Bravo, H. C., Simcha, D., Langmead, B., Johnson, W. E., Geman, D., Baggerly, K., & Irizarry, R. A. (2010). Tackling the widespread and critical impact of batch effects in high-throughput data. Nature Reviews Genetics, 11(10), 733–739.
  11. 11. Mill, J. S. (1843). A System of Logic, Ratiocinative and Inductive. John W. Parker. (III.6, III.10)
  12. 12. Popper, K. R. (1934). Logik der Forschung. Julius Springer.
  13. 13. Popper, K. R. (1963). Conjectures and Refutations: The Growth of Scientific Knowledge. Routledge & Kegan Paul. ("On the Sources of Knowledge and of Ignorance" girişi)
  14. 14. Quine, W. V. O. (1951). Two dogmas of empiricism. The Philosophical Review, 60(1), 20–43.
  15. 15. Russell, B. (1913). On the notion of cause. Proceedings of the Aristotelian Society, 13, 1–26.